Türkolog: Türkiye, Filistin meselesinde aktif aktör ve arabulucu rolü üstlenmeye çalışıyor
11 dakikalık okuma

Türkolog, tarih bilimleri doktoru Ruben Melkonyan’a göre Türkiye, diplomatik ve perde arkası çeşitli platformlarda Filistin meselesinde doğrudan bir gözlemci veya tavsiyelerde bulunan bir aktör değil, karar alma süreçlerinde yer alan, sürece katılan ya da geniş yetkilere sahip bir arabulucu rolü üstlenmeye çalışıyor. Filistin Devlet Başkanı’nın son Türkiye ziyaretinin de bu politika çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor.
Ruben Melkonyan, Armenpress’e yaptığı açıklamada Recep Tayyip Erdoğan ile Mahmud Abbas arasındaki görüşmeye ve bu bağlamda Türkiye’nin Filistin-İsrail sorununun çözümündeki rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Melkonyan’a göre Türkiye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun süredir İslam dünyasının en önemli sorunlarının çözümünü savunan bir aktör imajını üstlenmiş durumda. İslami dayanışmanın destekçisi olarak bu role talip olan Türkiye’nin, doğal olarak Filistin meselesine hem kurumsal açıdan hem de Erdoğan özelinde kişisel düzeyde özel önem vermesi gerekiyor. Melkonyan’a göre Erdoğan’ın Filistinli lidere yönelik siyasi mesajları ve gösterdiği özel ilgi de bununla bağlantılı.
“Bunu, son dönemde gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında da mutlaka değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin bir devlet olarak Filistin meselesine uzun süredir özel bir ilgisi var ve sorunun çözümüne katılmak için çeşitli girişimlerde bulundu. Genel olarak Türk tarafı, Filistin-İsrail çatışması bağlamında bir aktör haline gelmek amacıyla çeşitli adımlar attı. Bunlar her zaman başarılı olmadı, ancak Türkiye bu girişimlerde düzenli olarak bulundu. Buna bağlı olarak Türkiye’nin itibarı ve etkisi ile Erdoğan’ın siyasi ve kişisel ağırlığı arttıkça, Türkiye’nin Filistin meselesine müdahil olması ve katılımı da arttı. Bunun hem perde arkası diplomatik hem de gösterişli ve kamuoyuna açık boyutları bulunuyor” dedi.
Türkolog, bunun en çarpıcı örneğinin 2010 yılında yaşanan olaylar olduğunu hatırlattı. O dönemde Türkiye, Filistin’e insani yardım götüren bir gemi gönderdi. Gemi İsrail özel kuvvetlerinin saldırısına uğradı ve olay, Türkiye-İsrail ilişkilerinde büyük bir krize, hatta diplomatik ilişkilerin sınırlandırılmasına kadar varan bir çatışmaya dönüştü.
“Filistinli sıradan bir insan, sıradan bir Müslüman, Türkiye’nin Müslüman kardeşlerine yardım etmek için çaba gösterdiğini görebilir. Ancak bu aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle de Erdoğan’ın ustalıkla uyguladığı popülist bir yöntemdir. Filistin liderinin Türkiye ziyareti, Türk diplomasisinin görünür ve perde arkası yöntemlerinin bir arada kullanıldığı örneklerden biridir. Bu yeni başlamış bir süreç değil, Türkiye’nin devlet politikası olarak geliştirdiği çizgiye sadık kalmasının somut bir örneğidir” diye konuştu.
Erdoğan’ın Ankara’nın tüm platformlarda Filistin meselesini kararlılıkla savunmaya ve 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemeye devam edeceğine ilişkin açıklamasını da değerlendiren Melkonyan, bunun çatışmanın temel unsurlarından biri olduğunu ve Türkiye’nin yaklaşımının bu doğrultuda iki boyut taşıdığını vurguladı.
“Birincisi de jure, yani hukuki boyuttur. Türk tarafı burada ilgili uluslararası düzenlemelere ve iki devletin kurulmasına ilişkin Birleşmiş Milletler kararına atıfta bulunuyor. İkinci boyut ise Türkiye’nin bu adımıyla, Filistin devletinin de jure olarak tesis edilmesi için tüm imkanlarıyla ve her türlü çabayı göstereceğini ilan etmesidir. Yani Türkiye’nin popülist adımları hukuki ve siyasi çeşitli unsurlarla birleştiriliyor. Türk tarafının açıklamalarına baktığımızda bunların farklı nitelikte olduğu açıkça görülüyor: Müslümanlar açısından hoş karşılanan popülist söylemlerden hukuki referanslara, hatta askeri bir alt metin içeren tehditkar açıklamalara kadar uzanıyor” dedi.
Melkonyan’a göre bütün bunlar çerçevesinde Türkiye, uluslararası alanda kabul edilmiş kararları savunan ve egemen bir Filistin devletinin kurulması fikrini ileri taşıyan bir rol üstleniyor gibi görünüyor. Ancak bunun Türkiye açısından belirgin bir ikili politika olduğunu belirten Melkonyan, bir yandan Türkiye’nin uluslararası alanda kabul edilmiş çeşitli belgeleri savunduğunu, diğer yandan ise Kıbrıs’ın işgal altındaki kuzey kesiminin ve bu işgalin sorumlusu olduğunu ifade etti.
“Yani Türkiye, tanınmayan devlet olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hamisi ve kurucusudur. Bu nedenle uluslararası belgelerin ve çeşitli uluslararası kararların yorulmak bilmez savunucusu olarak imajı ciddi şekilde sarsılıyor. Bu, Türkiye’nin koşullara göre farklı roller üstlendiği bütünlüklü politikasının bir parçasıdır. Ancak en önemli nokta, Türkiye’nin son derece aktif diplomasisinin hiçbir şekilde kesintiye uğramaması ve uluslararası ve bölgesel çatışmalarda sürekli olarak aktif bir rol üstlenmeye çalışmasıdır. Özellikle Müslüman nüfusun çıkarlarını savunma bağlamının bulunduğu çatışmalarda Türkiye daha aktif davranıyor. Türkiye böylelikle kendisini Müslüman dünyasının lideri ve koruyucusu olarak konumlandırıyor ve adımlarını da buradan hareketle şekillendiriyor” dedi.
Filistin meselesinin çözümünde neden tüm Müslüman ülkelerin dayanışma göstermediği sorusuna da değinen Melkonyan, İslam uzmanları ve Arap dünyası uzmanları arasında “İslam dünyası” ifadesinin her zaman tartışma konusu olduğunu belirtti. Uzmanlara göre “İslam dünyası” tek ve bütünlüklü bir siyasi aktör olarak mevcut değil.
“Farklı Müslüman ülkeler kendi çıkarlarını ileri taşımaya çalışıyor ve aralarında, bazı Müslüman ülkelerin en hafif tabirle düşmanca ilişkiler içinde olduğu devletlerle de olmak üzere, farklı ittifak ilişkileri bulunuyor. Örneğin, bazı Arap ülkelerinin ABD ile iyi ve müttefiklik ilişkileri var. Buna karşın İran’ın aynı ABD ile düşmanca ilişkileri bulunuyor. Dolayısıyla Müslüman ülkelerden ortak bir siyasi karar beklemek pek gerçekçi değil, çünkü siyasi, ekonomik ve stratejik çıkarlar daha öncelikli durumda. Bu ülkeler Filistin’le ilgili herhangi bir karar veya açıklamanın oylanması sırasında lehte oy kullansalar bile, bu açıklamalardan somut eylemlere geçebilecekleri anlamına kesinlikle gelmiyor” dedi.
Melkonyan’a göre Erdoğan da popülizmin tüm unsurlarını ustalıkla kullanıyor ve Türkiye’nin İsrail ve ABD ile kendi çıkarları ve ilişkileri bulunmasına rağmen Müslüman dayanışmasının çıkarlarının kendisi için önemli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle farklı ülkelerle olan sıcak müttefiklik ilişkilerini bir kenara bırakarak Filistin’in savunulması yönünde açık bir tutum sergiliyor.
“Türkiye, Erdoğan’ın şahsında kendisini gerçek Müslüman değerlerinin ve Müslüman dayanışmasının savunucusu olarak konumlandırıyor. Bunu yaparken de ortak bir Müslüman siyasi kararının bulunmadığını çok iyi biliyor. Erdoğan bu konuda bir yandan birlikteliğin bulunmadığını ortaya koyuyor, diğer yandan ise bu eksikliği kendisinin ve ülkesinin siyasi imajına hizmet edecek şekilde kullanmaya çalışıyor” diye konuştu.
